< AŞK, tuhaf bi cesaretle herşeye meydan okumaktır... - Blogcu - Sayfa 3





YALAN

YALAN

 

Hani bir tohum ekersin ya toprağa,

Büyür ya yavaş yavaş,

Sevginle beslersin ya onu,

Umudunla gelişir,

Büyüyen o değildir aslında sensindir,

Onunla birlikte tanışırsın hayatla,

Onunla tadarsın mutluluğu,

Hayatının vazgeçilmezi olur birden,

Onsuz yaşayamadığını hissedersin,

Her şeyin o olmuştur artık,

Yediğin yemek,

İçtiğin su…

Her şeyin…

Vazgeçilmezin…

Ama iyi bakmalısın ona,

Korumalısın her türlü tehlikeden,

Güzün yağmurlarından,

Yazın sıcağından,

Kışın yağan kardan,

Her türlü tehditten,

Korumalısın ki yaşasın sevgin,

Ve sende yaşayabilesin,

Sevdiğin uğruna kendini bile feda edebilmelisin,

Hiç çekinmeden,

Asla çıkarcı olmamalı sevgin,

Saf olmalısın,

Yavan ekmek gibi,

Ama sevdiğine hissettirmelisin bunu,

Yalan olmamalı sevginde, sözünde

Yalan olsa bile kandıramazsın sevdiğini,

Kandırdığın sadece kendindir aslında…

Ve gerçek ortaya çıktığında,

Düşünürsün,

Sorarsın kendine,

Acaba buna gerek var mıydı diye

Cevabını biliyorsundur aslında,

Hata sendedir…

Ama kabul etmek istemezsin,

Daima suçu karşıdakine atarsın,

Çünkü bu daha kolaydır.

Ve kendinle hesaplaşmayı engellemenin tek yolu budur,

En azından öyle sanırsın…

Ve hayatın boyunca bir yalana sığınmış olursun…

Yaşayanda sen değilsindir aslında;

                                                        YALANdır…

                                                                                        12/11/2005

 

SENDEN SONRASI…

SENDEN SONRASI…

 

Güneş gibi ısıtıyorsun beni,

Sıcaklığın öyle derin ki,

Kopamıyorum senden,

Bir an olsun uzak kalamıyorum,

Bir adım uzaklaşsan sanki donup öleceğim,

Bütün alemde sahip olmak istediğim yegane şeysin,

Hayatsın…

Cansın…

Güneşimsin beni yakıp kavuran,

Ve suyumsun,

En kurak çöllerde yanımda olan,

En önemlisi sensin beni hayata bağlayan,

 

Yarınlarımsın…

Dünü silim hafızamdan,

Sadece seninle bir gelecek kurmuşum beynimde,

Sadece sana odaklanmışım bütün dikkatimle,

Gerisi önemli değil,

Sadece sen varsın,

Sen olmalısın gönlümde…

Senden sonrası mı???

Zaten bende yokum…

                                                 05/10/2005

HAYAT…

HAYAT…

 

Neden insanlar hiç istediklerine sahip olamıyor?

Oysa ne güzel olurdu,

Her insan istediğine sahip olsa…

 

Bazen birini seviyorsun,

Sevdiğin seni sevmiyor,

Hatta belki,

En yakın arkadaşını seviyor,

Sen daha ona “seni seviyorum” diyemeden,

Daha hiçbir şey yaşamadan,

Kaybediyorsun onu,

Belki onları da sen tanıştırmış oluyorsun,

Sensin bütün bunların böyle olmasına sebep,

Sen yaptın her şeyi…

Ve daima kendini suçluyorsun…

Nasıl suçlamayasın ki?

Başka neden yok…

Sen olmasan belki onlar tanışmayacak,

Sevmeyeceklerdi birbirlerini.

Birbirlerinden habersiz iki ayrı dünyada yaşayacaklar,

Ve her güne bir eksikle uyanacaklar,

Düşünecekler,

Nedir bu eksiklik diye,

Ama bulamayacaklar…

Çünkü her şey sende bitiyor,

Ve sen,

Aslında sevinmelisin buna

Sen olmasan bu iki insan,

Yarım olarak bitireceklerdi,

Bu yalancı dünyayı…

Bu yalancı dünyada beklide tek gerçek;

Onların AŞKI…

                                                                              27/03/2006

GEÇ KALINMIŞ BİR AŞK

GEÇ KALINMIŞ BİR AŞK

 

Gecikmiş bir aşktı bizim yaşadığımız. Geçmişte o kadar çok değersiz kişiye değer vermiştik ki, artık ne yapacağımızı, kime güveneceğimizi şaşırmıştık. Kiminle karşılaşırsak karşılaşalım ondan uzak duruyor. Yine incitilmekten çekiniyorduk. Soyutlamıştık kendimizi insanlardan. O kadar soğumuştuk ki insanlardan çevremizdekiler – o dost dediklerimiz- gitgide azaldı. Ve bir gün o kafede göz göze geldiğimizde sanki birbirimizden son bir şans istedik. Sevmek, sevilmek istiyorduk ama kolay olmadığını biliyorduk. O kadar soyutlanmışken hayattan onca güven yoksunluğundan sonra hiç de kolay değildi bu. Tabularımızı yıkmak zordu. Ne olursa olsun son bir fırsat, son bir şans dedik ve başladık. İlk günler çok zorlandık ikimizde ama mutlu olmak istiyorduk ve elimizden geleni yapıyorduk. Gerçektende hiç bu kadar güzel duygular yaşamamıştık. Hiç bu kadar mutlu olmamıştık. Hem seviyor hem de seviliyorduk. Her şey o kadar güzeldi ki bunun bir rüya gibi bitmesinden korkuyorduk. Öyle korkuyorduk ki bir an bile ayrılmak istemiyorduk. İşe gitmek için ayrıldığımızda akşam olup birbirimize kavuşmak için can atıyorduk. Birlikteyken yaptığımız her şeyden tarif edilemez bir haz alıyorduk. Ve benden ayrıldığın o gün gitmeni hiç istememiştim. “Birlikte gidelim” dedim. “Hemen gelirim, sen yorulma” dedin ve çıktın. Zaman sanki geçmek bilmiyordu. Hemen gelirim dedin bir saat olmuştu ama sen yoktun. Birden telefon çaldı. Sensin diye hemen açtım. Bağırıp çağıracaktım sana beni bu kadar meraklandırdığın için. Ama telefondaki sen değildin. Ve ilk kez bana verdiğin bir sözü tutmadın. Evden çıktıktan yarım sonra dönüş yolunda trafik kazası geçirmiş ve beni tekrar hayata döndüren kişi ölmüştü…

BİR ÖMRE BEDEL

BİR ÖMRE BEDEL

 

İnsanın yaşam kaynağıdır sevmek,

Sevmeden nasıl yaşayabilir ki insan?

Nasıl katlanır bu zifiri karanlığa?

Gerçekten kendine “ben yaşıyorum” diyebilir mi?

Yada ne kadar zevk alır hayattan?

Biriyle paylaşmadan sevincini, kederini

Mutlu olabilir mi ki insan?

Bende öyleymişim meğer,

Hani şu yaşadığını sananlardan,

Yokmuşum oysa bu dünyada seni tanımadan,

Seni tanıdıktan sonra varolmuşum,

Sevdiğim her şeye senin adını vermişim,

Ve hayatımın vazgeçilmezi olmuşsun,

Sevdiğim her şeyden öte tutmuşum seni,

Öyle işlemişsin ki içime,

Kanım gibi,

Canım gibi olmuşsun…

Sevdanı tutamaz oldum artık içimde,

Sığmaz oldu bu garip bedene,

Artık iki yolum kaldı;

Ya vuslat,

Ya ecel…

Vuslat imkansız artık,

Elveda sana bir ömre bedel…

YOKSA EĞER

YOKSA EĞER

 

Hayatta hiç kimsenin ulaşamadığı başarılara imzanı atabilirsin. Başarılarından büyük hazlar alabilirsin.

Göz bebeklerinde zeka pırıltıları olabilir, ve herkesi zekana hayran bırakabilirsin.

Yaptıkların nedeniyle binlerce, milyonlarca hayranın olabilir.

En yüksek makamlardan birine çıkıp yıllarca orada kalabilirsin.

Koca bir ülkeyi, hatta dünyayı yönetebilir, en kudretli adam sen olabilirsin.

Çok iyi bir insan olabilir, çevrende iyilik meleği olarak görülebilirsin, büyük saygı duyulabilir sana.

Sağlığın mükemmel, dertlerinin sayısı yok denecek kadar az olabilir.

Vicdanın tertemiz, günah defterin boş sayılabilir.

Evet, bütün bunlara sahip olabilirsin.

Ama bil ki hala çok büyük bir eksiğin vardır.

Bir kadının yoksa.

Eğer kayıtsız şartsız, derinden sevebileceğin bir kadının yoksa mutlu olman imkansızdır.

Mutluluk oyunu oynamakla avutabilirsin kendini ancak.

Böyle bir kadın yoksa hayatında, içindeki çocuk öksüz kalmış demektir.

Ve o öksüz çocuk sürekli olarak hatırlatır kendini sana.

Ve ne kadar büyük olursan ol, içindeki o çocuk hep çocuk olarak kalır.

Ve bir kadını derinden sevmeyi başaramadıkça hep acı çeker ve ağlar…

 

TUZLU KAHVE

TUZLU KAHVE

 

      Kıza bir partide rastlamıştı. Harika bir şeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki. Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.

      Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir nezaket gösterisi yaparak daveti kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızında huzurunu kaçırdı.

      “Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı. “Bana biraz tuz getirir misiniz. Kahveme koymak için” dedi. Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Delikanlı kıpkırmızı oldu ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

      Kız, merakla “garip bir ağız tadınız var” dedi. Delikanlı anlattı: “Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizim tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi o kadar özlüyorum ki.”

      Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken; enini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı.

      O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu, tatlı ve sıcak. Ve bu sohbet harika bir hayatın başlangıcı olmuştu. Buluşmaya devam ettiler ve sonunda evlendiler. Ve sonuna kadar mutlu yaşadılar. Kız ne zaman kahve yapsa içine bir kaşık da tuz koydu, hayat boyu. Onun böyle sevdiğini biliyordu.

      40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu satırlarında: “Sevgilim, bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda tek bir kere yalan söyledim. O da tuzlu kahveydi. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken ağzımdan tuz çıktı. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalan la devam ettim.  Bu yalanın bizim hayatımızın temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve korkmam için hiçbir neden yok. İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.

      Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluyum. Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.”

      Yaşlı kadının göz yaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında bir gün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu. Gözleri nemlendi kadının ve “Çok tatlı” dedi…

SONSUZ BİR ACININ KARA GÖLGELERİ

SONSUZ BİR ACININ KARA GÖLGELERİ

 

Önceleri kuşku duyuyordu. Ve kuşku çürütüyordu içini. Yakıyordu. Dağlıyordu. Kendisi sadıktı. Sonra emin oldu. Aldatılmıştı. Seviyordu, sadıktı ve aldatılmıştı! “Neden ben?” diyordu. Bir neden arıyordu. Bulamıyordu. Şoktaydı. Karısını öldürmeye kıyamayacağını biliyor ve kendine yöneliyordu. Ancak bunu da başaramıyordu. Günlerce ağlamaktan yanmıştı gözleri. Bir anlam veremiyordu. İntikam ve ölüm arasında sallanıp duruyordu. Artık hiçbir kadına güvenemeyecekti. Ama hala seviyordu. Aldatıldığı halde kaybetmekten korkuyordu hala, daha neyi kaybedebileceğini düşünmeden.

      Hıçkırıklara ara vermeyi başardığında konuşabildim ancak:

      “Ayrıl dostum. Bu iş bitti. Kalırsan hem kendine hem karına cehennem ızdırabı çektirirsin. Gidersen önce karını sonra da kendini kurtarırsın. Ve temiz kalırsın. Bir çocuk kadar masum…”

      Kafasını kaldırdı güçlükle. Ve ıslak gözlerle baktı bana kısacık bir an. Ve ben o an gözlerinde sonsuz bir acının kara gölgelerini gördüm…

SEVGİLİNİZİN HANGİ HALİNİ İSTERSİNİZ?

SEVGİLİNİZİN HANGİ HALİNİ İSTERSİNİZ?

 

      Hayata gülen gözlerle bakan, birazcık sorumsuz, hafif serseri, ama sevecen, içten, kendisi gibi olmaktan korkmayan, dürüst, özgürlüğüne düşkün, sürprizleri olan, dışa dönük, karizmatik bir adamdı sevgilisi.

      Ve zaten bu özellikleri sevdirmişti adamı. Böyle adamların sayısı azdı ve kadınlar da yakın duruyordu onlara.

      Genç kadın adamı sevmişti, ancak elinde tutmakta zorlanıyor gibiydi. Ve bu yüzden de adamcağızın başka kadınları da çekecek özelliklerini budamayı görev edinmişti kendine. Ve adam da şiddetle direniyordu tabii ki. Bir yıl önce aralarında başlayan savaş ikisini de hırpalamış, ilişkileri yara almıştı.

      “Ne yapabilirim?” diyordu kadın.

      “Hiçbir şey yapmanıza gerek yok” dedim, “adamda ilk zamanlar sizi çeken her ne varsa, bırakın öyle kalsın. Olduğu gibi sevin. Ve korkmayın. Yarın gidecekse gider zaten. Gitmezse şayet, demek ki birbirinizi bulmuşsunuzdur. Bazen kazanmak için kaybetmeyi göze almak gerekir. Ancak bir yol daha var. Onda sizi çeken ne varsa çekip alın. Emin olun ki çok geçmeden hiçbir cazibesi olmayan sıradan biri olacaktır gözünüzde. Seçim sizindir. Ya ömür boyu sıradan biriyle yaşayacaksınız ya da sevdiğiniz insanla gidebildiği yere kadar…”

 

SEVGİ DOKUNMAKTIR

SEVGİ DOKUNMAKTIR

 

Her şey iyiydi o gece. İki sevgili sahilde şarap içerek sohbet ediyorlardı. Hayattan, aşklarından, kendilerinden, beklentilerinden söz ediyorlardı. Dalgalar haşin değildi. Uzaklardan vapur düdükleri duyuluyordu. Denizi loş bir ışığa mahkum etmişti vapur ışıkları ve ay.

      İkisi de denize ve ufka bakıyordu. İyi anlaşıyorlardı ve çözümü olmayan sorunları yoktu.

      “Ne düşünüyorsun bu kadar?” dedi kadın

      “Hiç” dedi adam, “denize ve uzaklara bakıyordum.”

      “On  dakikadan beri bir kez bile dönüp bana bakmadın” dedi kadın.

      “İkimizde büyülenmiş gibi bakıyorduk sanırım” dedi adam.

      “İnsan dönüp sarılır bir değil mi arada bir” dedi kadın.

      “Haklısın sevgilim, sevgi dokunmaktır. Ama düşlere değil” dedi adam, belli belirsiz bir sitem yüklü ses tonuyla…

« Önceki :: Sonraki »